8 sonuçtan 1 ile 8 arası
  1. #1
    Moderatör
    Üyelik tarihi
    03.01.2010
    Yaş
    50
    Mesajlar
    373
    Teşekkür
    47
    Aldığı Teşekkür
    377

    Ausrufezeichen Bir Hikaye Bir DerstiR!!


    Kavak Ağacı ile Kabak

    Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy
    göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak
    yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş
    bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya
    gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
    -Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
    -On yılda, demiş kavak.
    -On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
    -Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
    -Doğru, demiş kavak.
    Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları
    başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye,
    soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş
    endişeyle kavağa:
    -Neler oluyor bana ağaç?
    -Ölüyorsun, demiş kavak.
    -Niçin?
    -Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.

    Ders:
    Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı Sayılmaz.
    Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.


  2. Facebook Adınla Yorum Yap

  3. #2
    Moderatör
    Üyelik tarihi
    03.01.2010
    Yaş
    50
    Mesajlar
    373
    Teşekkür
    47
    Aldığı Teşekkür
    377

    Standart

    Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi
    arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
    İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı
    ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir
    hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan
    tutarak tekrar içeri çekti,
    -Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik
    olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için
    yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.
    Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı.
    İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç
    ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve
    koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.
    Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı.
    Siperdeki diğer arkadaşı;
    -Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.
    -Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi…
    -Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
    -Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun
    son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.
    Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
    -Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum…

    Ders:
    Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir.
    Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.


  4. #3
    Moderatör
    Üyelik tarihi
    03.01.2010
    Yaş
    50
    Mesajlar
    373
    Teşekkür
    47
    Aldığı Teşekkür
    377

    Standart

    Bir adamcagiz kötü yoldan para kazanip bununla kendisine bir inek alir. Neden sonra, yaptiklarindan
    pisman olur ve hiç olmazsa iyi birsey yapmis olmak için bunu Haci Bektas Veli'nin dergahina kurban
    olarak bagislamak ister.
    O zamanlar dergahlar ayni zamanda asevi islevi görüyordu.
    Durumu Haci Bektas Veli'ye anlatir ve Haci Bektas Veli helal degildir diye bu kurbani geri çevirir.

    Bunun üzerine adam mevlevi dergahina gider ve ayni durumu Mevlana'ya anlatir Mevlana ise bu hediyeyi
    kabul eder.
    Adam ayni seyi Haci bektas Veli'ye de anlattigini ama onun bunu kabul etmemis oldugunu söyler ve
    Mevlana'ya bunun sebebini sorar.
    Mevlana söyle der:
    - Biz bir karga isek Haci Bektas Veli bir sahin gibidir. Oyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu
    hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.
    Adam üsenmez kalkar Haci Bektas dergahi'na gider ve Haci Bektas Veli'ye, Mevlana'nin kurbani kabul
    ettigini söyleyip bunun sebebini bir de Haci Bektas Veli'ye sorar.
    Haci Bektas da söyle der:
    -Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nin gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla
    bizim gönlümüz kirlenebilir ama
    onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayi o senin hediyeni kabul etmistir.

    Ders:
    Böylesi tevazu ve incelikle birbirlerini yermek yerine yüceltebilmek hepimize nasip olsun...


  5. #4
    Moderatör
    Üyelik tarihi
    03.01.2010
    Yaş
    50
    Mesajlar
    373
    Teşekkür
    47
    Aldığı Teşekkür
    377

    Standart

    Babası oğluna bir torba çivi verir ve kontrolünü, sabrını her kaybettiğinde ceviz sandığının üzerine bir çivi çakmasını söyler.

    Birinci gün çocuk tam 37 çivi çakar.Haftalar ilerledikçe çocuk kendini kontrol etmeyi öğrenir ve daha az çivi çakmaya başlar.Nitekim haftalar ilerledikçe, kendini kontrol etmesinin sandığa çivi çakmasından daha kolay olduğunun farkına varır.

    Çocuk her çivi çakmadığı günün sonunda durumu babasına bildirir.Bu defa baba, oğluna kendini kontrol ettiği her günün sonunda sandıktan bir çivi sökmesini ister.

    Haftalar geçer, çocuk hem sabır hem de kendini kontrol etmenin idrakiyle bütün çivilerisökmüş olur ve babasını çağırır.Babası çocuğun elinden tutar ve sandığın yanına götürüp ona şöyle der: "Bak oğlum, çok çalıştın ve artık kendini kontrol ederek sandığın üzerinde delik açmamayı öğrendin!Ancak, sandığın üzerindeki deliklere bir bak!Hiçbir zaman o delikler kapanmayacak ve eskisi gibi olmayacaklar.İşte her sabırsızlığında karşındakilerde böyle yaralar oluşur.Ne kadar özür dilersen dile, o yara daima orada kalacaktır.Sözlü bir saldırı da en az fiziksel saldırı kadar yaralayıcıdır.

    Arkadaşlar mutluluktur, bizi güldürürler, başarı için cesaretlendirirler, bize dikkatli bir kulak sunarlar ve kalblerini bize açmaya her zaman hazırdırlar.İnsanların kalblerini kırmak, onarmaktan çok daha kolaydır ve lütfen unutmayınız ki, kırılan kalblerin onarıldıklarında hiçbir zaman eski hallerini alıp, kalbi kıran insana karşı aynı güzel duyguları beslemeleri çok zordur....

    -------------------------------------------------------------

    Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim, tebdili kıyafetle Kuşlar Çarşısı'nı gezer.
    Burada, avcılar avladıkları kuşları, tuzakçılar yakaladıkları maharetli, eğitimli, güzelim kuşları satıyorlar.
    Bir ara gözü kekliklere ilişir Padişahın.
    Bir grup kekliğin üzerindeki varakta, 'Tane işi satış fiyatı 1 altın' yazıyor.
    Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha var ki, fiyatı; 300 altın.
    Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılır.
    'Hayırdır' der satıcıya, 'Bunun diğerlerinden ne farkı var ki, bunlar 1 altın, bu 300 altın?'
    Satıcı, 'Bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor,
    ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor' der.
    'Tabii bu arada avcılarda o etrafa doluşan keklikleri daha rahat avlıyorlar' diye ekler.
    'Satın alıyorum' der Padişah, 'Al sana 500 altın.'
    Parayı verir ve hemen oracıkta kekliğin kafasını keser.
    Adam şaşırıp, 'Ne yaptınız, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi' diye dövünürken;
    Padişah gürler:
    'Bu kendi soyuna ihanet eden bir kekliktir.
    Bunun akıbeti er veya geç ölümdür.'

    ---------------------------------------------------------------
    Yıl 2020
    kızım 18,
    ben 47 yaşındayım...

    'Baba bizim bayrağımızda sizin zamanınızda Ay-yıldız varmış
    neden şimdi haç işareti ve anlamını bilmediğim renkler var?

    2 arkadaş okulda tavan arasında eski bir atlas bulmuştuk,
    o atlasta gördük daha önce Edirne'den Kars'a kadar Türkiye toprağı imiş,
    şimdi neden o haritanın 1/5'ine Türkiye diyoruz?

    Eskiden her mahallede 1–2 cami varken, şimdi neden her ilde bir cami var,

    dedem bahsetmişti daha önce ezan denen bir şey varmış,
    günde 5 defa camilerden okunurmuş şimdi bu çan sesleri ne baba?

    Filistinlilerin zamanında topraklarını parça parça satarak
    İsrail'in kurulmasına sebep olduklarını hiç mi bir yerde okumadınız da,
    topraklarımızı sattırıp şimdi bu ufacık alana bizi hapsettiniz?
    Siz atalarınızdan böyle mi aldınız bu toprakları?
    emaneti böyle mi korudunuz?
    Günden güne topraklarımız satılırken siz uyuyor muydunuz baba?

    Baba küçükken herkesin beni Ayşegül diye çağırdığını hatırlar gibiyim
    şimdi neden bana Angel diyorlar, beni kulağımaAngel ismini ezanla sen mi söyledin?

    Bizim evin önünden tanklarla geçen Amerikan askerleri kim baba?
    Her gün bize hakaret ederek ve sizi her gördükleri yerde coplayarak demokrasi! mi getirdiler baba?
    Bize okulda demokrasinin tanımını daha farklı öğretiler sanki

    Elime geçen gün bir kitap geçti baba, senin gençliğinden kalan.
    Biz Ankara'ya taşınmazdan önce memleketimizin ismi Gaziantep'miş ve
    6317 şehit vererek 'Gazi' lik ünvanını kazanmış.
    Neden şimdi oraya kürdistan diyorlar baba.
    Baba hani sizlere kürtlerleTürkler kardeştir demişler,
    peki kardeşlerim neden bizi öldürüp ülkemizde ayrı devlet kurdular.

    Baba o kitapta Atatürk diye birinden de bahsetmişti.
    O her kimse 1933'te Bursa'da bir nutuk vermiş,
    ben şimdi bile ne kastettiğini anlayabiliyorken, sizin gençliğiniz
    bu kadar mı cahildi de o uyarıları dikkate almadınız?

    Şimdiki kürdistan toprağında yer alan Süleymaniye'de askerimizin başına geçirmişler ve
    sen o çuval dönemde gençtin, hiç mi kanın donmadı baba?
    Neden hesap sormadınız? Bunları görmezden gelen yöneticilerinize?

    O az önce bahsettiğim Atatürk size bir hitabe yazmış ve
    sizi hain yöneticilere ve uşaklara karşı uyarmış ve hitabenin sonunda da
    'Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur' demiş.
    Baba kanınız o kadar bozuk mu ki ülkemizi bu hale getirenlerin yakasına yapışmadınız ?

    Baba Türkiyeli ne demek? Biz Türk çocuğu değil miyiz? Soyumuz belli değil mi bizim?

    O kitapta okumuştum 'Ne mutlu Türküm diyene' yazıyordu.
    Peki, baba ben neden mutlu değilim?
    Türküm demek suçsa ve kötü bir şeyse siz eskiden neden söylerdiniz?

    Baba biz Kurtuluş Savaşı denen bir şey yaşamışız.
    Kitaba göre dünyanın gördüğü en şanlı savaşmış ve o savaşta 4 milyon şehit vermişiz.
    Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar şehit verdiniz?

    Hiç mi kitap okumadınız? Hiç mi sizi uyaran olmadı, hiç mi göremediniz ülkemizin peşkeş çekildiğini?
    eğer farkında olduysanız ve duygusuzca evinizde oturduysanız sizin o hainlerden ne farkınız kaldı?
    Allah'ın huzuruna hangi yüzle çıkacaksınız baba.
    'Vatan sevgisi imandandır' diye bir hadis varken hadi diyelim ki Türklüğünüzden vazgeçtiniz
    bari İslam'ın emrine uysaydınız.
    Senin eski cd'lerden dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marşı'mız varmış.
    O marşı yanlızca körü körüne mi ezberlediniz?
    Atalarımız sizi her fırsatta uyarmış, demiş ki 'Ey Türk titre ve kendine dön'.
    Baba ne zaman titreyeceksiniz? Ankara'yı da kaybettikten sonra mı?
    Bundan 13 yıl önce titremediyseniz eğer artık hiç bir şey titretemez sizi.

    Baba sen son bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetini gördün.
    'Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' diyebilecek
    bir Hasan Tahsin, bir Şehit Şahin, bir Sütçü İmam yok muydu aranızda?
    Yazıklar olsun baba sizin gençliğinize!

    Bu günleri göreceğime hiç doğmasaydım baba.
    Türklüğünüzden utanmadınız hiç olmazsa insanlığınızdan utansaydınız baba.
    Bu vatan göz göre göre altınızdan kayarken hiç olmazsa ŞEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?


    ------------------------------------------------
    Polisi gördüğünde yavaşlamadan önce takometreye baktı. Hız limitinin 80 olduğu yerde 120 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?

    Arabasını sağa çekti. “İnsaallah şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer” diye duşünüyordu.

    Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi. Birden gelen polisin mahalleden komşuları olduğunu farketti. İyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Tanıdığı bir polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettigi için.

    - Merhaba. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç…
    - Merhaba.

    Polis hiç gülümsemiyordu.

    - Karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın beni.
    - Evet öyle.

    Memur umursamaz görünüyordu.

    - Son günlerde eve hep çok geç gittim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca eşim bana bu akşam patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyor musun?
    - Evet ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum, diye cevapladı memur.

    “Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli” diye düşündü.

    - Beni kaç ile giderken yakaladın?
    - Yüzyirmi. Lütfen arabana girer misin?
    - Ah dostum, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda takometreye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum.
    - Lütfen arabana gir, diye üsteledi polis memuru.

    Canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Memur not defterine bir şeyler yazdıktan sonra kapıyı tıklattı. Ağırdan alarak arabasının penceresini açtı. Memur bir kağıt verdi ve gitti.

    “Ceza değil bu” diye kendi kendine söylendi. Bir anda sevinmişti. Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu:

    “Sevgili Dostum, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapis cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben… Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kere de başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hâlâ kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et, tek bir oğlum kaldı.”

    Bir süre yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı.

    -------------------------------------
    Üzerinde en iyi giysisi bulunduğu halde yemek odasına hızla girdi. O gece bir toplantısı vardı ve hazırlanmaya çalışıyordu. Hazırlıklarını süratle sürdürürken gözü dört yaşındaki kızına ilişti. Kızı, radyodaki müziğin ritmine ayak uydurmuş dans ediyordu.

    Geç kaldığı için acele ediyordu. Fakat içinden gelen bir sese uyarak kızını seyretmeye başladı. Sonra ona eşlik etmeye başladı. Kızının elinden tutmuş onunla birlikte dans ediyordu. Yedi yaşındaki kızının gruba katılmasıyla büyük bir coşku başladı. Üçü birden yemek odasında başlayıp, salonda biten çılgın bir dans sergilediler. Radyodaki şarkı bir anda bitiverdi; tabii dans da… İkisinin de yanaklarından küçük bir öpücük alarak onları banyoya yolladı.

    Küçük kızlar merdivenleri nefes nefese çıktılar. Anneleri seslerini duyabiliyordu. Eğilmiş, iş çantasına dosyalarını yerleştirirken, küçük kızın ablasına, “En iyi anne bizim annemiz, değil mi?” dediğini işitti.

    Kadın birden dondu kaldı… Kendini yaşamın koşturmacasına kaptırıp, o güzel anı kaçırmak üzere olduğu için suçladı. Ofisinin duvarlarını süsleyen ödülleri, diplomaları geldi aklıma. Elde ettiği hiçbir başarı, hiçbir ödül bunun yerini tutamazdı: “En iyi anne bizim annemiz, değil mi?”


  6. #5
    Moderatör
    Üyelik tarihi
    03.01.2010
    Yaş
    50
    Mesajlar
    373
    Teşekkür
    47
    Aldığı Teşekkür
    377

    Standart

    Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı.

    Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu.
    Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

    Öğretmeni, onun bu hâlini fark etti:

    - Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

    Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:

    - Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.

    - Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?

    - Ahmet arkadaşımız var ya…

    - Evet, ne olmuş Ahmet’e?

    - Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.

    - Ee?

    - Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?

    Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü.

    Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu. Nurhan

    Öğretmen:

    - Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?

    - Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.

    - Nerede çalışıyorsun?

    - Simit satıyorum.

    Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi. Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

    Nurhan Öğretmen, Ali’ye döndü:

    - Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.

    - Çok zengin bir işadamı…

    - Niçin?

    - İnsanlara daha çok yardım etmek için…

    - Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin.

    Olmaz mı?

    - Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.

    - Neden olmaz?

    - Üç sebepten dolayı olmaz.

    Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

    İkincisi: “Ağaç yaş iken eğilir.” deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.

    Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

    Nurhan Öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:

    - Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi. Biraz açıklar mısın?

    - Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu?

    Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını “Evet” anlamında sallarken masanın üzerindeki paraları bir bir topladı.

    ---------------------------
    Bir Hikaye Bir Ders

    Uzak diyarlardan birinde bir ülkede, yemyeşil tepelerin arasında, kışın bembeyaz bir kar ordusu ile, baharda rengarenk kır çiçekleri ile kaplanan bir vadi vardı. Ortasından bir ırmağın geçtiği bu vadi “Büyülü Vadi” olarak anılırdı. Ona bu adi veren ise, vadideki ilginç bir dükkan ile, bu dükkanda yaşananlardı. Ünü ülkenin dört bir yanına yayılmış olan dükkanın adı “Büyü Dükkanı” idi. Her yerde olduğu gibi bu dükkanda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli vardı. Bu bedelin ne olacağı, dükkan sahibiyle yaptığınız pazarlık sonucunda ortaya çıkardı. Ancak, Büyü Dükkanı’nda maddi bedellerin hiç bir hükmü yoktu. Bazı müşteriler bir şeye sahip olmak için denenebilecek tek bedelin para olabileceği düşüncesiyle, cepleri kabarık gelirlerdi. Oysa burada yapılan pazarlıklar, günlük yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok müşteriyi şaşırtırdı.

    Kış mevsiminin bu soğuk gününde epeyce üşümüş, yorgun düşmüş olmalıydı. Kapının önüne gelinceye kadar,gözlerini hiç ayırmadan izledi onu. İyice kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok hoşlanırdı. Beklediği kişinin ayak sesleri ikinci basamakta kesildi. Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü, hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü. Kapıyı çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi yaptı. Sonunda kapı çalındı.

    “Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkıp geldim buraya… İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkanınızda bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım.”

    “İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim ?”

    “Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu. Söylemeye dilim varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu gerçeğe tahammülüm yok. Ben bugüne kadarki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü ?”

    “Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkanımda her şey mevcut. Ancak tam olarak ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?”

    Dükkan sahibinin sorduğu soru, müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü. Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telaş içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız bir hüzün bıraktılar. Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan müşteri, yaşlı satıcının sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi:

    “Geçmiş yaşamımda birçok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum… Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım. Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da. Ama hiçbiri kar etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken,bir gün birisi bana sizden ve Büyü Dükkanı’ndan söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içimde bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri verin.”

    “Yani, siz pişmanlık duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı istiyorsunuz?”

    “Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları tekrarlamayacağım.”

    “Herhalde bunu çok istiyorsunuz.”

    “Evet, hem de her şeyimi verecek kadar.”

    “Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne verebilirsiniz?”

    “Ne isterseniz?”

    “Sanki bunun için her şeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz.”

    “Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin.”

    Yaşlı adam, ellerini sakallarında dolaştırırken,kendini sallanan koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü. Müşterisinin, sabırsızlıkla, pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkanına gelen kişiler, genellikle bir an önce istediklerini alıp gitmek için acele ederlerdi. Bu nedenle, yaşlı adam,pazarlığın başındaki düşünce yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da, sessizliğin yalnızca kendi işine yaradığını biliyordu. Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek müşterisinin gözlerinin içine baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı: “Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana her şeyinizi vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey isteyeceğim.”

    “Dileyin benden ne dilerseniz.”

    “Belleğinizi…”

    “Anlamadım?”

    “Belleğinizi dedim…Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran belleğinizi istiyorum.”

    “Ah evet anladım. İlginç bir bedel… Kabul ediyorum.Tamam alın belleğimi.”

    “Emin misiniz?”

    “Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım.”

    “Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkanda bırakıp gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız. Buraya neden geldiğinizi bile ….”

    “Daha iyi ya! Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak istemiyorum ki!”

    “O halde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz. Tabii o zaman benim yerime, bir başkası size yardımcı olur.”

    “Hayır hayır… Emin olun ki, şu dakika belleğimi size bırakıp elli beş yılımı geri alacağım ve dükkanınızı, bir daha dönmemek üzere terk edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiç birini tekrar etmeyeceğim.”

    “İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü, az sonra, belleğinizle birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz.”

    Yaşlı adamın son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı. “Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir şey hatırlamayacak mıyım? Sizinle konuştuklarımızı bile, öyle mi?”

    “Yani hiçbir şeyi mi ? Buraya neden geldiğimi, sizin kim olduğunuzu ve hatta…!”

    “Ne yazık ki!”

    Yaşlı adam, şu anda pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma, pazarlık sahnelerinin en hoşlandığı görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden çıkacak sesli bir coşkunun habercisi gibiydi. Gerçekten de, konuşmaya başlayan müşterisi onu yanıltmadı: “Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer elli beş yılın bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları karşılığında satın almasına… Çok ilginç bir insansınız. Bana, Büyü Dükkanı’ndan almak istediğimden çok farklı bir şeyle çıkacağımı söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum.

    “Size teşekkür ederim.”

    “Bir şey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşçakalın.”

    Yaşlı adam, müşterisini gözden kaybolana dek gülümseyerek izlerken, aklından Santayana’nın bir sözü geçiyordu:

    “Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.”


  7. #6
    Moderatör
    Üyelik tarihi
    03.01.2010
    Yaş
    50
    Mesajlar
    373
    Teşekkür
    47
    Aldığı Teşekkür
    377

    Standart

    Bir Hikaye Bir Ders

    Deniz Yıldızı
    Bir Adam Okyanus Sahilinde Yürüyüş Yaparken, Denize Telaşla Bir Şeyler Atan Birine Rastlar. Sahile Vurmuş Denizyıldızlarını Denize Attığını Fark Eder VeNiçin Bu Denizyıldızlarını Denize Atıyorsun ? Diye Sorar. Topladıklarını Hızla Denize Atmaya Devam Eden Kişi, Yaşamları İçin Yanıtını Verince, Adama Şaşkınlıkla İyi Ama Burada Binlerce Denizyıldızı Var. Hepsini Atmanıza İmkan Yok. Sizin Bunları Denize Atmanız Neyi Değiştirecek Ki ? Der. Yerden Bir Denizyıldızı Daha Alıp Denize Atan Kişi, Bak Onun İçin Çok Şey Değişti, Karşılığını Verir.



    Fincan Takımı

    Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar: "Eski gazeteniz var mı bayan?" Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. "İçeri girin de, size kakao yapayım" dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel, ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım
    işlerimi yapmaya koyuldum. fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu... Erkek çocuğu bana döndü "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu. Zengin mi? "Yo hayır!" diye yanıtlarken çocuğu,gözlerim bir an ayağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve "Sizin fincanlarınız, fincan tabaklarınız takım" dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı.Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı, bir eşim vardı ve eşimin de bir işi... Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların
    sandaletlerinin çamur izleri,halının üzerindeydi halâ. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur unutuveririm ne denli zengin olduğumu...



    Serçe

    Çok soğuk bir kış gecesi arabacı evine dönerken yolun kıyısında donmuş ve ölmek üzere olan bir serçe görür.Hemen minik serçeyi alıp, atının o sırada yaptığı dışkının içine koyar. Dışkının sıcaklığı serçeyi kendisine getirmiştir ve serçe şarkı söylemeye başlar. Bunu duyan bir kedi, zavallı serçeyi iki lokmada yutacaktır. Kendi kendisine bu ziyafeti verirken bir yandan da serçeye ders verir.
    Bak yavrum öğrenmen gereken üç şey var. Birincisi seni gırtlağına kadar pisliğe sokan her kişi düşmanın değildir. İkincisi gırtlağına kadar pislikten kurtaran da dostun değildir. Üçüncüsü ise, böyle pisliğin içindeyken şarkı söylemen de nereden çıktı.



    TEBESSÜM

    Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı, yolladı.
    Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garsona yüklü bir bahşiş bıraktı.
    Garson, ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.
    Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki... İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını iki günden beri ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.
    Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman kalktı.
    Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.
    Bütün bunların hepsi, bir TEBESSÜM’ün sonucuydu...

    Önemsiz mi?

    Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?
    Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı.. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.. Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı... Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü ikna etmeye çalıştı. Anlaşılan çare yoktu.. Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini ulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu? Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

    Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.
    Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam" dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."
    "Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın.. "Anıt değil... Belki, Harvard'a bir bina yaptırabiliriz". Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı..."
    Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"
    Rektörün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı. Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya, Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.
    Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u

    . ..................
    Sevgili okur sever forumcu arkadaslar umarim bu hikayeleri okurkan bir cok seyden des alacagiz okurkan katilimlarinizida esirgemeyin sizlerde bu tur hikayelerinizi bizlerle paylasin Bir Hikaye Bir Ders


  8. #7
    Yeni Üye
    Üyelik tarihi
    06.12.2009
    Yaş
    48
    Mesajlar
    20
    Teşekkür
    27
    Aldığı Teşekkür
    26

    Standart

    Gercekten guzel sozler ders alinmasi gereken


  9. #8
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    22.11.2009
    Yaş
    47
    Mesajlar
    182
    Teşekkür
    181
    Aldığı Teşekkür
    226

    Standart

    sayın moderatörüm ..formda çok güzel paylaşımlarda bulunuyorsunuz .sitemize katkılarınızdan dolayı çok teşekür ediyoruz ..Allah razı olsun ..

 

 

Benzer Konular

  1. Sözlüğe yeni bir kelime eklendi:Hikaye okumak
    By Editor in forum Yöresel Kelimeler
    Yorum: 0
    Son Mesaj: 25.02.2010, 12:25
  2. Hikaye Böyle . . . .
    By Leyla Beklevic in forum Bir Kıssa Bin Hisse
    Yorum: 5
    Son Mesaj: 14.02.2010, 22:06
  3. Yorum: 0
    Son Mesaj: 02.02.2010, 16:49
  4. Gerçek Sevgi (İbretli hikaye)
    By Leyla Beklevic in forum Bir Kıssa Bin Hisse
    Yorum: 0
    Son Mesaj: 24.11.2009, 00:00

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •